Gerçekte Siyaset ve Politika

1
301

Çok yakın zamanda Türkiye hem yönetim sistemini hem parlamentoyu baştan yapılandıracak bir seçime gidiyor. 24 Haziran 2018 seçimleri pek çok ilkleri ve sürprizleri beraberinde getirdiği gibi; OHAL ortamında seçime gidilmesi, partili cumhurbaşkanlığı sisteminin tam olarak kapsamının ve yetki alanlarının bilinmemesi  ve bir sabah ülke bu düzenle yönetilemiyor çağrısına hükümet tarafından seçim kararı alınması da bir hayli endişeyi beraberinde getiriyor.

Seçim sürecine girmişken, Türkiye’de kavramsal olarak birbirine karıştırılan ve bu karışıklıkla birlikte aynı anlamı taşıyorlarmış gibi birbiri yerine kullanılan “siyaset” ve “politika” kelimelerini ve taşıdıkları anlamları irdeleyeceğim.

Çoğunluğun kanaatine göre ikisi de aynı referansta bulunan; biri Arapça, diğeri Yunanca iki terim. Eşanlamlı oldukları sanılır. Bilinenin aksine politika başka, siyaset başka kavramları temsil eden iki kelimedir.

Antik Yunanca’ dan Türkçe’ ye geçmiş olan “politika” teriminin kökü ‘polis’tir. Bilindiği en basit anlamıyla ortasında Agorası, etrafında evleriyle çevrili tipik İonya şehridir. Politika terimi, ‘politeia’ ile anlam ilişiği taşır. ‘Politeia’, polisin (şehir) işlerinin yürütülmesidir. Platon’un, ‘Politeia’ adlı kitabının (Türkçeye ‘Devlet’ adıyla çevrilmiş olup yanlış kelime çevirisi yapılmıştır. ‘Politeia’, devlet anlamında kullanılmaz) karşıladığı pratikleri şöyle özetleyebiliriz:

Şehrin yurttaşları, Agora’da toplanıp açık tartışma ve oylama yöntemleriyle şehrin işlerini halletmeye, çeşitli görevlileri seçmeye, bazı görevlileri geri çağırmaya çalışırlar. Sıkı iletişim ve yüksek iknanın şairane performansını da unutmamak gerekir. Elbette Bay Perikles’in konuştuğu Atina’da, yurttaşlar şehrin nüfusunun çok az bir kısmını oluşturuyorlardı. Kölelerin, kadınların, çocuk ve yabancıların ‘politeia’da bulunma hakları yoktu. O yüzden Batı’nın politika tarihi, adı geçen dışlanmışların dahil olmak için verdikleri mücadelenin hikâyesidir.

Bir de ‘-tika’ var; politika teriminin ikinci yarısı. ‘Konuşma’ sözcüğünün Yunanca karşılıklarından biri. Buradan hareketle politikanın ‘konuşarak yapılan bir iş’ olduğunu kolaylıkla anlıyoruz….

Arapça ‘sys’ kökünden türeyen bu terim, seyislikten türemiştir. Kesinlikle yanlış okumadınız. Atların bakımını yapan, onları tımar eden, hırçın atları ehlileştiren, onlara uslu olmayı öğreten makamdır seyislik. Ve siyaset, ‘reayayı’ -ki hayvan sürüsü demektir- yönetme, cezalandırma, nizama çekme faaliyetinin adıdır. Bu yanıyla siyaset egemenin yani monarkın, kralın, padişahın, sultanın sürüsüne çobanlık yapmasıyla özdeştir.

Uzun lafın kısası, siyaset “binicinin bineği yönetme sanatıdır”. Ama kanlı; ama kırbaçlı. Ya da arpalıklı, otlu veya samanlı…

Tüm bu açıklamalar, bize siyaset ile politikanın neredeyse tamamen karşıt olduğunu gösterir. Evet, karşıttırlar.

  • Politika, mekânı eşit bir geometrik düzenlemeye tabi tutarken, siyaset ise mekânı piramidal bir düzenlemeye uğratır.
  • Politika, sesi-sözü dağıtıp yayarken, siyaset ise sesi-sözü tekleştirinceye kadar toplamaya çalışır.
  • Politika bir gerçeği arama mücadelesiyken, siyaset mevcut gerçeğin vehameti ve korkunç yüzüdür.
  • Politika topluma aitken, siyaset devlete aittir.
  • Politika çokluk; siyaset krallık, sultanlık ve tek elden dehleme yöntemidir.
  • Politika dişil, siyaset erildir. 

Peki siyaset devlet düzeniyken ve bu düzen insanların refah ve mutluluğu için yaratılmışken politikaya ne ihtiyaç var?

Bunun tek bir açıklaması vardır: İnsanlar güç, iktidar, heva ve heveslerinin karşılanmasını isterler.

Hobbes’a göre insan, doğası itibariyle bencil, güvensiz ve korkak bir varlıktır ve bu nedenle meşhur “İnsan insanın kurdudur. (homo homini lupus)” sözünü ortaya atmıştır. Dolayısıyla devletin düzeni için insanların bu negatif doğal içgüdülerini kontrol altına alacak politik güç önemlidir. Hobbes’un bu düşüncelerinin oluşturmasında şüphesiz o sıralarda ülkesinde yaşanan politik gelişmelerin ve iç savaşın da etkisi olmuştur. Çünkü Hobbes, güce dayalı egemen bir devlet yönetimini savunmaktadır ve böyle bir yönetim anlayışının iç savaşları da sona erdireceğini düşünmektedir. Kıta Avrupası’ nda hem mutlak monarşi, hem de 1. ve 2. Cumhuriyetler döneminde siyasetin baskıcı ve şiddet yanlısı davranışının adı politika olmuştur.

İktidar olarak siyaset, farklı ekollerde, farklı orjinlere oturtularak tanımlanmıştır;

İlk yaklaşım siyaseti sadece belli bir alanda (hükümet, meclis, kamusal alan vb.) görmeyip beşeriyetin her alanında görmekteydi. Buna göre siyaset uluslararası şirketlerde olduğu gibi arkadaşlar arasında da yaşanıyordu. Ayrıca dünyadaki kaynakların sınırlı olması önemli bir etkendi. Bu bağlamda siyaset, kıt kaynaklar üzerinde bir mücadeleydi ve iktidar da bu mücadelenin yapılması idi.

Alışılagelmiş siyaset tanımlarında kamusal alanda yani siyasetin içinde kadınlara yer verilmemişti. Kadınlar, geleneksel olarak ev içinde (özel alan) varlık gösteriyordu. Erkeklerse tüm siyaseti (kamusal alan) ele geçirmişti. Bu yüzden feministler, “Kişisel olan politiktir.” diyerek kamusal/özel ayrımına karşı çıkmıştı. Bu slogan, ev içi de dahil olmak üzere her türlü sosyal etkileşimin, aynı zamanda siyasî olduğunu ifade ediyordu. Ayrıca kadınların yaşadığı sorunların da kişisel olmadığını, tüm kadınların benzer sorunları yaşadığını gösteriyordu. Bu bakımdan feministler tarihten bu yana, ‘gündelik hayatın siyaseti’ne ilgi göstermişlerdir.

Bir başka yaklaşımı da “Siyaset, bir sınıfın diğerini ezmesi ve sömürmesini sağlayan örgütlü iktidardır.” olarak açıklamasıyla Karl Marx getirmiştir. Ona göre üstyapı, iktisadî temellerden ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşımla Marksistler, siyasetin merkezine sınıf mücadelesiyle nitelenen sivil toplumu koyarlar.

Bu iki görüş siyasete olumsuz bakar ve bu görüşlerin bakış açılarında baskı ve boyun eğme önemli bir etkendir. Radikal feministlere göre toplum ataerkil bir yapıdadır ve bu yüzden kadınlar ezilmektedir. Marksistlere göre ise burjuva, üretim araçlarına sahiptir ve işçi sınıfını ezmektedir. Bu düzenin düzelmesi için feministler, toplumsal cinsiyetin bir cinsel devrim ile yeniden düzenlenmesi gerektiğini; marksistler de sınıf sömürüsünün işçi(proletarya) devrimi ile yıkılması gerektiğini söylemişlerdir. Böylece devlet kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

Demek ki siyaset alanı, politika ile şekillendirilmektedir. Tüm gücün tek kişinin eline verildiği zaman politika siyasete kolaylıkla yem edilmiş olabiliyor. O halde siyaseti dizginleyecek, seyisi kontrol edecek hatta üzerinde kuvvetli baskı kuracak bir kurum veya kavram yok mudur?

Elbette var, hepimizin ağzına pelesenk olmuş Avrupa (1789 Fransız İhtilali)  ve Amerika’da (1808 -1930) uğruna çok kanlar dökülmüş, daha da önemlisi içi insan onuruna yakışacak şekilde doldurulmaya çalışılmış bu kavram nedir? Elbette Demokrasi

O halde devletin bir araya toplandığı siyaset alanlarında, hükümetlerin kızılcık sopası olarak kullandığı politikayı ancak ve ancak demokrasi ile regüle ettiği zaman, tam anlamıyla hak ve özgürlüklerden bahsedebiliriz. Devlet idaresinde; yasama, yürütme ve yargı erkleri siyaset dairesiyken, ülkeyi yönetmek amacı için üretilen yol ve yöntem politikadır. Bu her iki kavramı da anlamlı ve adil hale getiren demokrasidir.

Kendi oylarımızla seçtiğimiz ve devletin al-i makamlarına oturacak siyasetçileri ve onların ülkemiz üzerinde uygulayacakları politikaları ancak ve ancak demokrasiyi biz Türk Halkına tesis edeceği garantisine inandığınız kimliklere basınız oylarınızı…

Unutmayın insan haysiyetine en çok yakışan yönetim biçimi mutlak demokrasi ve Cumhuriyet’tir…

Kalın sağlıcakla,

1 Yorum

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here