Sinema Filmi: Saka Kuşu (The Goldfinch)

0
36

2014 yılında Plitzer ödüllü ve Andrew Carnegie madalya sahibi Donna Tartt’ın çok satan romanından uyarlanmış film Warner Bros Pictures ve Amazon Studios işbirliği ile ekranlara gelecek.

Yönetmenliğini BAFTA ödüllü John Crowley (“Brooklyn”)’in üstlendiği filmde Ansel Elgort (“Baby Driver”) ve Oscar ödüllü Nicole Kidman (“The Hours,” “Big Little Lies”) yer alıyor.

 13 yaşındaki Theodore “Theo” Decker’ın annesi Metropolitan Sanat Müzesi’ne yapılan bombalı saldırıda öldürülür. Bu trajedi hayatınının gidişatını tamamen değiştirir. Karmakarışık duygular içerisinde mücadele ederken bu kötü günü atlatabilmek için küçücük bir umuda tutunur… Bir Saka Kuşu tablosuna.

‘Saka Kuşu’ filminin yapımını Nina Jacobson (“The Hunger Games” filmleri, “American Crime Story”) ve Brad Simpson (“World War Z,” “American Crime Story”) üstleniyor. Yönetici yapımcıları ise Mari Jo Winkler-Ioffreda, Kevin McCormick, Sue Kroll ve Courtenay Valenti. Filmin senaryosu Oscar adayı Peter Straughan (“Tinker Tailor Soldier Spy”) tarafından Donna Tartt’ın çok satan romanından uyarlanarak yazılmıştır.

Filmin oyuncular şöyle sıralanıyor:  Oakes Fegley (“Pete’s Dragon”) , Aneurin Barnard (“Dunkirk, Finn Wolfhard (“Stranger Things,” “It”),  Sarah Paulson (“The Post,” “American Crime Story”), Luke Wilson (“The Royal Tenenbaums”), Jeffrey Wright (“The Hunger Games” films), Ashleigh Cummings (“Miss Fisher’s Murder Mysteries”), Willa Fitzgerald (“Little Women”), Aimee Laurence (“Chicago P.D.”), Denis O’Hare (“American Horror Story”), Boyd Gaines (2014’s “Driving Miss Daisy”)

 Kamera arkası yaratıcı ekibinde Oscar ödüllü görüntü yönetmeni photography Roger Deakins (“Blade Runner 2049”), Oscar adayı yapım tasarımıcsı K.K. Barrett (“Her”), editör Kelley Dixon (“Breaking Bad”), kostüm tasarımcısı Kasia Walicka Maimone (“Bridge of Spies”) bulunuyor. Filmin müziği Trevor Gureckis (“Bloodline”)’ e ait.

Saka Kuşu “The Goldfinch”

“Öncesi ve sonrası. Her şey öncesi ve sonrasıdır.
Ortada ise tablo vardır”.

Theo decker

Annesinin Metropolitan Sanat Müzesi’nin galerilerinden bir diğerine girişi, 13 yaşındaki Theo Decker’ın onu son görüşü olur. Birkaç saniye sonrasında ise bir bomba patlayarak paha biçilmez sanat eserlerini ve Theo’nun hayatını sonsuza dek paramparça eder. Hayatını değiştiren bu trajedi, onu matem ve suçluluk, yeniden doğuş ve kefaret, dostluk ve hatta aşk ile harmanlanmış, sarsıntılı bir yolculuğa sürükler.

Theo, yetişkinliğe uzanan çalkantılı ergenlik yılları boyunca, gizlice, bir tek nesneye sıkı sıkıya tutunur. O korkunç günde kaybettiği annesiyle arasındaki yegâne bağ olan bu paha biçilmez nesne, tüneğine zincirlenmiş küçücük bir kuş tablosudur: Saka Kuşu.

“The Goldfinch/Saka Kuşu” Donna Tartt’ın 2014 yılında kurgu dalında Pulitzer Ödülü ve Andrew Carnegie Madalyası kazanmış, New York Times En Çok Satanlar Listesi’nde 30 haftadan uzun süre kalmış aynı adlı romanından uyarlandı. Çok güzel yoğurulmuş bir ergenlikten yetişkinliğe geçiş hikayesi olan film, samimi duygulara ve nefes kesici bir tasarımına sahip.

BAFTA ödüllü John Crowley’nin (“Brooklyn”) yönettiği filmin oyuncu kadrosu farklı kuşaklardan oyunculardan oluşuyor. Theo Decker rolündeki Ansel Elgort (“Baby Driver”) ile Bayan Barbour rolündeki Oscar ödüllü aktris Nicole Kidman’ın (“The Hours”, “Big Little Lies”) başını çektiği kadroda; Oakes Fegley (“Pete’s Dragon”) genç Theo’yu, Aneurin Barnard (“Dunkirk”) Boris’i, Finn Wolfhard (“Stranger Things”, “IT”) genç Boris’i, Sarah Paulson (“The Post”, “American Crime Story”) Xandra’yı, Luke Wilson (“The Royal Tenenbaums”) Larry’yi ve Jeffrey Wright da (HBO’s “Westworld”) Hobie’yi canlandırıyor.

Filmin oyuncu kadrosunu şu isimler tamamlıyor: Pippa rolünde Ashleigh Cummings (“Miss Fisher’s Murder Mysteries”), Kitsey Barbour rolünde Willa Fitzgerald (“Little Women”), genç Pippa rolünde Aimee Laurence (“Chicago P.D.”), Lucius Reeve rolünde Denis O’Hare (“American Horror Story”) ve Bay Barbour rolünde Boyd Gaines (2014 yapımı “Driving Miss Daisy”).

“The Goldfinch/Saka Kuşu”nun yapımcılığını Nina Jacobson (“The Hunger Games” filmleri, “American Crime Story”) ve Brad Simpson (“World War Z”, “American Crime Story”); yönetici yapımcılığını ise Mari Jo Winkler-Ioffreda, Kevin McCormick, Sue Kroll ve Courtenay Valenti gerçekleştirdi. Filmin senaryosunu Oscar adayı Peter Straughan (“Tinker Tailor Soldier Spy”), Tartt’ın romanını esas alarak yazdı.

Filmin kamera arkası ekibinde Oscar ödüllü görüntü yönetmeni Roger Deakins (“Blade Runner 2049”), Oscar adayı yapım tasarımcısı K.K. Barrett (“Her”), kurgu ustası Kelley Dixon (“Breaking Bad”) ve kostüm tasarımcısı Kasia Walicka Maimone (“Bridge of Spies”) yer alıyor. Filmin müzikleri ise Trevor Gureckis’in (“Bloodline”) imzasını taşıyor.

YAPIM HAKKINDA

“Amsterdam’da, annemi yeniden gördüğümü hayal ettim…
Yaşasaydı her şey daha iyi olurdu.
Oysa ben daha çocukken öldü.

Ve onu kaybettiğimde, beni daha mutlu bir yere götürebilecek

herhangi bir işareti de gözden kaybetmiş oldum”.

Theo Decker

            Theo Decker’ın son derece dokunaklı yolculuğu ilk olarak Donna Tartt’ın en-çok-satan romanı Saka Kuşu’nun sayfalarında insanlara ulaştı. 2013 sonbaharında yayımlanan roman, bir anda, okunması gerekenler arasına girdi; dünya çapında en-çok-satanlar listelerinde zirveye oturdu ve saygın Pulitzer Ödülü de dahil olmak üzere, çok sayıda ödüle layık görüldü.

            Yönetmen John Crowley kendisini romanın en büyük hayranlarından biri olarak gördüğünü söylüyor: “O kitaba bayılan milyonlarca insandan biriyim. İlk çıktığında okudum ve dikkate değer bir öğeler yumağı içerdiğini düşündüm. Mateme ve utanca bakmanın ilginç bir yoluydu —çocuğun hayatında annesini kaybettiği noktaya kısılıp kalması ve yetişkinliğe doğru ilerlerken ikileminin daha da derinleşmesi ve karmaşıklaşması çok ilgi çekiciydi”.

Yönetmen şöyle devam ediyor: “Roman, bana göre, çok canlı, aşırı derecede akılda kalıcı ve etkileyici bir okuma deneyimiydi. Bir kitabı sinemaya uyarlayacağınızda bu önemlidir çünkü okur olarak edindiğiniz o hisse tutunmak ve geri dönmek istersiniz”.

Theo rolündeki Ansel Elgort da aynı duyguyu paylaşıyor: “Sizi içine çeken, güzel ve yoğun bir drama. Çalınmış bir hayatın ve tek bir kahredici olayın dalgalanma etkilerinin hikayesi”.

Theo Decker ve annesinin o gün müzede olmaları gerekmiyordur. Theo bir olaya karıştığı için okul yönetimi annesini çağırmıştır. Fakat okula erken varmışlardır ve hava da yağmurludur. Bu yüzden müzeye dalıverirler. Annesi serginin Hollanda’ya ait başyapıtlarından daha çoğunu görmek için uzaklaşırken, Theo’nun bakışları kızıl saçlı bir genç kıza takılıp kalır. Saniyeler sonra… bir koşuşturma. Ardından o dehşet verici patlama. Theo gri bir boğucu toz, enkaz ve ölüm bulutunun içinde kendine gelir. Ve işte orada, molozların arasında o tablo duruyordur: Annesinin en sevdiği, daha birkaç saniye önce oğluna işaret edip gösterdiği tablo; Carel Fabritius’un Saka Kuşu (Altın İspinoz) tablosu. Yaşlı bir beyefendi, son nefesini verirken küçük çocuktan tabloyu “almasını” rica eder. Hâlâ kendine tam olarak gelememiş, şok içindeki Theo çok değerli bu sanat eserini çantasını tıkıştırır ve müzeden ayrılır: Hayatını değiştirecek bu eylemin çok geniş çaplı yansımaları olacaktır.

Filmin yapımcılığını Color Force’taki ortağı Nina Jacobson’la birlikte gerçekleştiren Brad Simpson şunları kaydediyor: “Başlangıçta annesini aniden ve çok sarsıcı bir şekilde kaybeden küçük bir çocuk var; ve sonra bu çocuk bütün hayatını insanlarla bağ kurma çabasıyla geçiriyor. Fakat Theo ne zaman o bağı bulduğunu düşünse, uzaklara sürükleniyor. İşte bu yüzden, elinden alınmış dünyanın yerine koyduğu o nesneye, o tek tabloya sıkı sıkıya tutunuyor. Bu bitip tükenmek bilmez kayıp hissi ve bütün olma arayışı hikayenin ana temalarından biri. Theo için, Saka Kuşu sadece bir tablo değil”.

Bombalama olayının hemen akabinde, Theo bir okul arkadaşının ailesinin, Barbour’ların yanına yerleştiriliyor: Burada (Nicole Kidman’ın canlandırdığı) Bayan Barbour’la bir bağ kurmaya başlıyor. “Bence Theo ile Bayan Barbour’ın bağ kuruşu sanata duydukları karşılıklı hayranlık vasıtasıyla oluyor” diyen Kidman, şunu da sözlerine ekliyor: “Öte yandan, film boyunca göreceğiniz gibi, belirli nesnelerle ya da sanat eserleriyle bir anıyı bağdaştırmak mümkün. İşte o zaman konu nesneden çok onun sizde uyandırdığı duygu ve sizi nasıl bambaşka yerlere götürebildiği oluyor”.

Theo’nun hayatında çok önemli etkiye sahip antika satıcısı ve restoratörü Hobie’yi canlandıran Jeffrey Wright, “Bir parçayla sevdiğimiz birinin anısını ne kadar ilişkilendirebildiğimize inanamazsınız. Bu, Theo’nun hikayedeki gelişimini çok dokunaklı ve çok daha karmaşık kılıyor çünkü onun başka seçeneği yok” diyor.

Aynı şekilde, Elgort da canlandırdığı karakterin “antikalara bağlandığını” kaydediyor ve bunu şöyle açıklıyor: “Çünkü antikaların bizden çok daha uzun süredir dünya üzerinde olduklarını ve biz gittikten çok uzun süre sonra da hâlâ var olacaklarını bilmek ona huzur veriyor. İnsan hayatını kısacık bir şey olarak görüyor çünkü kendi hayatı çok travmatik olmuş. Fakat nesneler dayanıklıdır; bence bu fikir onu rahatlatıyor. En çok değer verdiği —ve ona en çok dadanmış olan— nesne de Saka Kuşu tablosu”.

Simpson, Jacobson’la birlikte romanı okuduğu zamanı şöyle hatırlıyor: “Bizi en çok etkileyen yanı, Theo Decker’ın —New York’un Yukarı Doğu Yakası’ndan Las Vegas’ın lüks sitelerine, Greenwich Kasabası’ndan Amsterdam’a uzanan—yolculuğu ve hayatına girip çıkan son derece zengin karakter yelpazesiydi. Bir kitapta aradığımız her şeye sahipti: Derin, duygusal bir anlatımı olan sürükleyici bir romandı”.

Jacobson, yine de, “700 küsur sayfalık anlatımı yaklaşık iki saatlik bir filme sığdırmanın bir meydan okuma olacağını biliyorduk” diyor ve şöyle devam ediyor: “Bu işi başarmak için olağanüstü bir senarist gerekiyordu. ‘Tinker Tailor Soldier Spy’ ve ‘Wolf Hall’ gibi zengin edebi eserleri başarıyla uyarlamış, Hollywood’un en saygın senaristlerinden olan Peter Straughan senaryomuzu kaleme aldı. Daha en başından itibaren, bu hikayeyi anlatmanın tek yolunun onu parçalara ayırıp, düzlemsel olmayan şekilde yeniden bir araya getirmek olduğunu düşündü. Peter’ın senaryosunu okuduğumda, böylesine girift olduğuna inanamadım; her küçük parça öykünün bütünlüğünü sağlamak için diğerlerine bel bağlıyordu. Peter sahiden özel bir şey başardı”.

Crowley de bu görüşe katılıyor: “Düzlemsel yapıyı bir kenara bırakıp, Theo’nun hayatının iki dönemi arasında gidip gelmekle, Peter bize sinemaya uygun bir kapı açtı. Geçmiş ile şimdi arasında geçişler yaptığımızda, umuyoruz ki bu genç adamın geçmişinin hâlâ omuzlarında olduğu hissini yakalayacaksınız. Geçmiş hiçbir zaman geçmemiş”.

Crowley kamera arkasında da efsanevi görüntü yönetmeni Roger Deakins, yapım tasarımcısı K.K. Barrett, kurgu ustası Kelley Dixon, kostüm tasarımcısı Kasia Walicka Maimone ve Trevor Gureckis başta olmak üzere sektörün en deneyimli sanatçıları ve zanaatçılarıyla birlikte çalışma avantajına sahip oldu.

Yönetmen bu konuda şunları söylüyor: “Film yapma sürecinde heyecan verici bulduğum şey, sizin masaya koyduğunuz şeye meydan okuyacak ya da onu baş aşağı çevirip 10 kat daha büyük ve daha iyi bir şey bulacak hakiki sanatçılarla çalışmak. Filmimizde görev alan sanatçıların çapında kişilerle çalışarak hikayenin engin tuvalini hayata geçirmek benim için bir hediyeydi”.

            Bu destanın beyaz perdede canlanması için Elgort, Kidman ve Wright’a eşlik eden oyuncular Oakes Fegley, Aneurin Barnard, Finn Wolfhard, Sarah Paulson, Luke Wilson, Ashleigh Cummings, Willa Fitzgerald, Aimee Laurence, Denis O’Hare ve Boyd Gaines’di. Crowley oyuncu kadrosu için övgü dolu sözler sarf ediyor: “Yıldızlarla ve müthiş genç yeteneklerle dolu filmimizde, daha küçük ama inanılmaz önemli rollerde bile kayda değer oyuncularla çalıştık. Bir bütün olarak oluşturdukları zenginlik çok derin bir deneyim yarattı. Filmimiz için hepsi olağanüstü işler çıkaran, böylesine kaliteli bir oyuncu kadrosu oluşturabilmek çok özeldi”.

OYUNCULAR

“Sanki beni tam da olmam gereken yere gönderdi.
Ve birlikte olmam gereken kişiye”.

Theo Decker

            “The Goldfinch/Saka Kuşu” 14 yıl aralıklı iki zaman dilimi arasında örüldüğü için, çeşitli rollerin iki ayrı kuşaktan oyuncular tarafından canlandırılmaları gerekiyordu. Bu rollerden en kayda değer olanı ana karakter olan Theo Decker’dı. Theo’nun yetişkinliğini Ansel Elgort, çocukluğunu ise Oakes Fegley canlandırdı.

            Elgort performansının en göz korkutucu unsurlarından birinin Theo’nun peşini bırakmayan travmayı hayata geçirmek olduğunu belirtiyor ve bu travmanın, simgesel olarak, çalıntı tablodaki kuşun tüneğine zincirli olması gibi, bombanın patladığı güne bağlı olduğunu söylüyor. Saklı duran bu tablo Theo’nun gizli tılsımıdır ve onu hem rahatlatır hem de ona azap verir. Ve, Saka Kuşu’nunki gibi, Theo’nun hissettiği acı da gözle görülemez.

Elgort, “Görünüşe bakıldığında, Theo kendini toparlamış gibi duruyor. Fakat iç dünyasında, hâlâ, çocukluğundan beri omuzlarında taşıdığı kayıp ve suçluluk duygusuyla mücadele ediyor. Onun içindeki karanlığı bulup oraya gitmem önümdeki en büyük zorluktu” diyor.

Aktör sözlerini şöyle sürdürüyor: “Her şeye fazlasıyla hâkim bir yönetmen olan John Crowley’yle çalışmak bu film için tam da ihtiyacım olan şeydi. Theo’nun kim olduğu hakkında uzun uzun konuştuk. Hikayeye ve karakterlere çok ustaca bir yaklaşımı vardı ve ona bütünüyle güvendim”.

            Crowley de Elgort’a aynı ölçüde güven duyduğunu ifade ediyor: “Ansel kendini  —yüreğini, aklını ve bedenini— performansına adadı. Bence performansıyla insanın bu karakterin acısını ve yaşadığı her şeyi anlamasını gerçekten sağlıyor”.

            “Yetişkin olarak yaptığı hatalar için bile, ki bunlar hiç de önemsiz hatalar değiller, yetişkin Theo’yu affedebiliyorsunuz çünkü çocuk hâlini çok iyi tanıyorsunuz” diyor Jacobson.

            Yapımcılar, akıllarında bu düşünceyle, 13 yaşında dünyası yıkılan Theo’nun empati uyandırmasının onu canlandıran genç aktörle başlayacağını öngördüler. Fegley canlandırdığı karakter için şunları söylüyor: “Theo’nun annesi sahip olduğu tek istikrarlı aileydi. Babası terk edip gittiği için Theo’nun hayatının bir parçası değil. Dolayısıyla, annesini de kaybetmek Theo’ya matem ve suçluluk duygusunun yanı sıra, çaresizlik ve hayatın onu nereye götüreceğine dair kontrol sahibi olamama hissi veriyor. Böylesine çok ve farklı duygular yaşaması beni role çeken şeylerden biriydi”.

            Crowley ise şunu aktarıyor: “Theo rolü için yüzlerce ama yüzlerce çocuk başvurdu. Sayıyı kademeli olarak azaltma yoluna gittik ve dönüp dolaşıp hep Oakes’a geldik. Bu rolde gerçekten iyi ve çok dokunaklıydı; ondaki o yaşlı ruh havası Theo karakteri için doğru geldi”.

            Jacobson da şunu ekliyor: “Oakes Fegley ciddi anlamda sofistike bir oyuncu; özellikle de o kadar genç biri için. Performansı olağanüstü… çok dokunaklı, çok kırılgan”.

            Trajediden sonra, Theo’nun eve gitmesi mümkün değildir. Sosyal hizmet görevlileri ona yardım edebilecek birinin olup olmadığını sorduklarında, aklına gelen tek isim, okuldaki en iyi arkadaşı Andy’nin annesi Bayan Barbour olur.

Nicole Kidman, Park Avenue’da yaşayan, tamamıyla işlevsiz Barbour ailesinin zarif annesi rolünü kabul ettiğinde, yapımcılar çok sevindiler. Aktris bu kararında yönetmenin hiç de küçümsenemeyecek bir payı olduğunu açıklıyor: “‘Brooklyn’i izledim ve John Crowley’yle çalışmayı çok istedim. Belki de beni projeye çeken en büyük etmen buydu. Sonrasında senaryoyu ve romanı da okuyunca, bu filmde yer almaktan çok mutlu olacağımı yapımcılara ilettim”.

            “Nicole hakkında söylenecek başka ne var ki?” diye soruyor Crowley ve ekliyor: “Çok hoş bir insan. Ayrıca, sette inanılmaz sıcak bir enerji yaymanın yanı sıra, role de çok şey kattı. Her kayıtta sahnenin ana fikrini geliştirmek için daha fazlasını yapmaya hep istekliydi. Bu karaktere daha mükemmel şekilde bürünebilecek bir oyuncu hayal edemiyorum. Gerçek bir ustalık dersiydi”.

            Elgort da aynı görüşte: “Nicole’le karşılıklı oynarken kendimi çimdikliyordum. Onu ağzım açık izledim. Performansı gerçekten yalın ve gerçekçi ama bir o kadar da yaratıcı ve duygusal anlamda güçlüydü. Birlikte yalnızca birkaç sahnemiz vardı ama yine de muhteşemdi”.

            Kidman canlandırdığı karakter hakkında şunları dile getiriyor: “Bayan Barbour’da ilginç bulduğum şeylerden biri, Theo’ya ilk başta tepki vermemesi. Onu evine kabul ediyor çünkü yapılması doğru olan şey bu ama aynı zamanda da kendini fazlasıyla geri tutuyor. Bir tür tepkisizlik, bir tür sessizlik içinde. Bu çocuğa açılabilme becerisi sınırlı; bence bu durum ilişkilerini başlatmanın ilginç bir yolu”.

            Crowley bu görüşe katılıyor: “Bayan Barbour’ı soğuk ve kibirli biri gibi portrelemek kolay olurdu ama Nicole öyle yapmadı. Genç kadının soğuk maskesinin ardında duygu dereceleri olduğunu ima etmek istedik. Zaten özellikle de daha önceki bir dönem çerçevesinde genç kadının görünüşünün altında bambaşka bir iç dünyası olduğu hissini yakalayabiliyorsunuz”.

Yıllar sonra, yetişkin Theo yeniden Bayan Barbour’la bir araya geldiğinde, elle tutulur bir fark mevcuttur. “Bayan Barbour adeta duygularını saklayamıyor. Theo’nun geri dönüşünde telafisi mümkün olmayan bir şeyi telafi etme olasılığı görüyor” diyen Crowley, şöyle devam ediyor: “Bayan Barbour onu dışarıdan mükemmel görünen ama aslında parçalanmak üzere olan kendi aile birimine hiç entegre edemediği annesiz çocuk olarak düşünüyor”.

            Bayan Barbour’ın genç Theo’yu ailesine katamamasının bir nedeni vardır. Theo nihayet yeniden bir aidiyet duygusu kazanma noktasındayken, acımasız kader bir kez daha devreye girer. İşe yaramaz babası Larry birden bire ortaya çıkar ve oğlunu Las Vegas’ın eteklerinde çorak ve ücra bir yere götürür.

            Rolü üstlenen Luke Wilson şunları söylüyor: “Larry daha önce çekip gitmiş ama müzedeki feci olaydan sonra Theo’nun hayatına geri dönüyor. Niyetinin ne olduğunu tam olarak anlamıyorsunuz. Oğluna yardım etmek için mi geri döndü? Nihayet hayatına çeki düzen verdi de artık iyi bir insan olmaya mı çalışıyor? Yoksa başka bir şeyin mi peşinde?”

            Wilson rolün derinlerine daha iyi inebilmek için kaynak malzemeye bel bağladığını belirtiyor: “Roman paha biçilmez bir kaynaktı çünkü Larry’nin nasıl bir hayat sürdüğüne, neler yaşamış olduğuna, uyuşturucu madde sorunlarına ve hayatın onu nereye sürüklediğine ışık tutuyor. Tüm bunlar bana çok yardımcı oldu. Ayrıca, John, Oakes ve Sarah’yla provalarımız sayesinde de karaktere iyice hakim oldum”.

            Crowley ise şunları söylüyor: “Luke henüz tohuma kaçmamış olmamakla birlikte belli bir yenilgi havası da taşıyan yakışıklı Larry’yi gerçekten ortaya çıkarmayı başardı. Larry’de tam ölçüsünde bir iyi adam havası var ki Theo’yla ilişkisinin düzelme şansı olabileceğini düşünebilin… ta ki onun çok da mükemmel biri olmadığını anlayana dek”.

            Saka Kuşu romanının hakiki bir fanatiği olan Sarah Paulson, yapım daha geliştirme aşamasındayken, Larry’nin birlikte yaşadığı kız arkadaşı Xandra’yı oynayabilmek için resmen kulis yaptığını itiraf ediyor: “Kitabın büyük bir hayranı olduğumu söylemek gerçeği azımsamak olacaktır. Kitabı okurken, gerçekten de yüksek sesle şöyle dediğimi hatırlıyorum: ‘Eğer bu kitabı film yaparlarsa, Xandra olmak istiyorum’. Filmin duyurusu yapıldığında, yapımcılardan birinin Nina Jacobson olduğunu gördüm. Kendisiyle kısa süre öncesinde ‘The People versus O.J.’de birlikte çalışmıştım. Ona doğrudan, ‘Xandra’yı oynamak zorundayım’ dedim”.

            Nihayetinde, aktris, tam kostümlü bir Xandra videosu çekip bu karaktere dair içten gelen bir anlayışı olduğunu Crowley’ye gösterdikten sonra rolü kaptı. Yönetmen, Paulson’ın oyuncu olarak yeteneklerinden asla şüphe etmediğini belirtiyor: “Onun çalışmalarını izlemiş ve hayran kalmıştım ama Xandra’nın onun daha önce canlandırdığı hiçbir karaktere benzemediğini biliyordum. Herkes kendini tepeden tırnağa dönüştüremez; bunu ancak müthiş oyuncular yapabilir ve inanın Sarah bunu fazlasıyla yaptı. Romanı öylesine seviyor ki karakterin her ayrıntısını içine çekmiş ve bunu performansına yansıtıyor”.

            Xandra, Larry’yle olan ilişkisindeki bu beklenmedik “fazlalığa” duyduğu kızgınlığı pek saklayamıyor. Bu yüzden de, Paulson, “Xandra’yı savunma ihtiyacı hissediyorum” diyerek, sözlerini şöyle açıklıyor: “Ne de olsa, hayatı altüst oluyor. Tam da seksi erkek arkadaşıyla —gerçekten de onun süper seksi olduğunu düşünüyor— Vegas’ta çılgın bir hayat yaşıyorken, birden bire veledin biri çıkıp, onun başıboş ve özgür hayatına sekte vuruyor. Aslında, Theo’yla bir alıp veremediği yok ama çocuk erkek arkadaşının ilgisini Xandra’dan uzaklaştırıyor. Bu ilişkiye üvey anne olmak için girmedi, anlaşmalarında bu yoktu. Yani bu açıdan bakıldığında, biraz kıskançlık ettiği için Xandra’yı kim suçlayabilir?”

            Las Vegas’ın ücra bir köşesinde, kumla ve haciz yüzünden boşaltılmış evlerle çevrili bir yere sürüklenen Theo, orada yeni en iyi arkadaşı Boris’i tutunacak bir dal olarak görür. Rusya doğumlu Boris, vaktinden önce büyümek zorunda kalmış, sokakta hayatta kalmayı bilen, dik kafalı bir gençtir. Onlarca kilometrekarelik bir alanda kendilerinden başka genç bulunmamasının yanı sıra, Boris ile Theo’nun bir başka ortak talihsizlikleri daha vardır: İkisinin de anneleri trajik bir şekilde ölmüştür ve ikisinin de babaları ihmalkâr, hatta istismarcıdır.

Genç Boris’i canlandıran Finn Wolfhard, karakterin hayatta kalmak için kendi kurallarını yaratmak zorunda kaldığını vurguluyor: “Kendiyle ilgili her şeyi kafasında çözmüş. Trajediler yaşamış ama bir şekilde bunlarla barışmayı bilmiş. Şimdi de hayatını doyasıya yaşıyor. Dostoyevsky okuyor, sigara ve içki içiyor, ağzından çıkan sözleri hiç umursamıyor. Düşündüğüm şeyi öylece düpedüz söylemek eğlenceliydi. Fakat Boris bir yandan da zeki ve yaşına göre çok olgun. Theo hayatına girdiğinde, Boris bilgeliğini paylaşacak birini bulmuş oluyor”.

Ancak, Boris’in paylaştığı tek şey bilgeliği değildir. Alkol, uyuşturucu ve dükkanlardan bir şeyler aşırma eğilimini de paylaştığı için, Theo’nun üzerindeki etkisi pek de iyi değildir.

            Yapımcılar, genç Theo rolü için olduğu gibi, Boris rolü için de oldukça çok sayıda oyuncuyu değerlendirdiler. “Hiçbiri Boris’in karizmasına ve bu çocuğun başını pek çok belaya sokabileceği ama kurnazlığıyla da bu belalardan kurtulabileceği hissini veren o haylaz havaya sahip değildi. Finn ise tüm bunlara sahipti” diyor yönetmen.

            İki genç için oyuncu seçiminde aralarındaki kimya da önemli bir unsurdu. Seçmeler sırasında Fegley ile Wolfhard eşleştirildiğinde, yapımcılar doğru ikiliyi bulduklarını anladılar. Crowley gülerek, “Çok komikti çünkü ikisi de susmak bilmiyordu; arada zar zor iki laf edebildim” dedikten sonra, şöyle devam ediyor: “Birbirleriyle kaynaşıverdiler —oyun oynayıp eğlendiler, numaradan yapamayacağınız bir etkileşime girdiler. Böyle bir şeyi yöneterek yakalamaya çalışabilirsiniz ama iki çocuk arasında doğal olarak gelişen bir şeyi yaratamazsınız. Tanık olduğumuz bu etkileşim gerçekten keyifliydi ve çekimler boyunca devam etti. İkisinin eşleşmesi adeta bir enerji içeceği gibiydi”.

            Theo ve Boris kendi hallerine bırakılmış yaşarken, şoke edici bir gelişme Theo’yu Las Vegas’tan kaçmaya mecbur bırakır. Gidecek başka yeri olmadığı için, yuva olarak kabul ettiği tek yere, New York’a bir otobüs bileti alır. Yıllar sonra, yetişkin Theo beklenmedik bir şekilde Boris’le (Aneurin Barnard) yeniden bir araya geldiğinde, sanki aradan hiç zaman geçmemiştir.

            “İyi arkadaşlar arasında öyle olur” diyor Barnard ve ekliyor: “Birbirinizle ne kadar zamandır görüşmemiş olduğunuzun önemi yoktur; hemen yeniden kaynaşıverirsiniz. Theo ile Boris arasındaki ilişki de… adeta romantik unsuru olmayan bir ruh ikizliği. Birbirlerine ömür boyu bağlılar”.

            Crowley karakter hakkında şunları aktarıyor: “Boris şimdiden hayatında birçok şey olup bitmiş bir genç adam, ama bazı şeyler onun adına pek yolunda gitmemiş. Uzun zaman önce olmuş olaylar yüzünden pişmanlık ve belli ölçüde suçluluk duyuyor. Bu yüzden de işleri düzeltmeye, en azından bunu denemeye kararlı. Derinliğe sahip ve hafif bir melankoli yansıtabilecek bir aktöre ihtiyacımız vardı. Aneurin ruh, anlam ve duygu dolu bir performans sergilemekle kalmadı, onu oyuncu bir zekayla süsledi”.

            Barnard ise şunları ekliyor: “Boris gençliğinde çok asiydi; içki ve uyuşturucu kullanıyordu. Yıllar sonra onu yeniden gördüğümüzde, hâlâ uyuşturucu kullanıyor, hâlâ içki içiyor ve pek çok tehlikeli işle uğraşıyor… ama yüzünde hep bir gülümseme var”.

Galli olan Barnard ve Amerikalı olan Wolfhard için, role hazırlıklarının büyük bir bölümü Rusya doğumlu biri gibi konuşmayı öğrenmekti. Her iki aktör de aksanda ustalaşmak için diyalekt koçu Kristina Nazarevskaia’yla çalıştılar. 

Theo rolünü hem Elgort hem Oakes, Boris rolünü de hem Barnard hem Wolfhard üstlense de, Crowley aynı roldeki aktörlerin dış görünüşlerindeki benzerlikler yerine her karakterin iç dünyasına odaklandığını belirtiyor. Kendi ifadesiyle, onun için en önemlisi, “aktörlerin her bir karakterin durumlarının gerçeğini yansıtabilmeleriydi. Bunun sonrasında, hem görsel hem de üslup olarak aynı düzlemde olmaları için aracılık ettim. Hayatın gerek Theo’ya gerek Boris’e damgasını tamamen onların kişiliklerine özel şekilde vurmuş gibi olmasını istedim… ve de onları bir araya getiren şeyin özü olan üzüntüyü hissedilmesini”.

Hiç kuşkusuz, Theo’nun en etki yaratan ve kalıcı ilişkilerinden biri Hobie’yledir (Jeffrey Wright). Greenwich Village’da yaşayan ve çalışan bir antikacı olan Hobie, Theo için çocukluğunda bir baba figürü ve akıl hocası, yetişkinliğinde ise işveren ve vicdanın sesi olur. Wright’a göre, “Hobie, pek çok açıdan, Theo için bir tür vahayı temsil ediyor; ilk olarak Theo’nun annesini kaybetmesinin ardından, sonradan da ileriki yıllarda. Hobie, Theo için sevgi özürlü olan bir dünyada bir yaşam kaynağı”.

Brad Simpson ise şunları söylüyor: “Birçok kişiye göre hikayenin kalbi olan Hobie karakteri için listemizin başında hep Jeffrey vardı. Kendisi günümüzün en saygın aktörlerinden biri. Onun Hobie karakteriyle en önemli olan şeyi sağlayacağını biliyorduk: İzleyicinin hemen bir rahatlık hissi yaşamasını”.

Bu rahatlık hissi aktörün genç rol arkadaşı için de geçerliydi. Oakes Fegley bu konuda şunları söylüyor: “Başlangıçta, Jeffrey ve Nicole gibi efsanelerle karşılıklı oynamak biraz göz korkutucuydu. Fakat hepsinin de muhteşem insanlar olduklarını, çok hoş ve alçak gönüllü olduklarını fark ettiğinizde, rahatlıyorsunuz. Hem onlardan çok şey öğrendim”.

Theo’nun Hobie’ye ilk gelişi görev gereğidir. Müzede enkazların arasında Theo’ya Saka Kuşu tablosunu alması için yalvarmış olan o yaşlı adam, ölüm döşeğindeyken, Theo’ya bir de yüzük vermiş ve esrarengiz bir şekilde “Hobart ve Blackwell. Yeşil zili çal” demiştir. Welty olarak bilinen Blackwell (Robert Joy) genç Pippa’nın (Aimée Laurence), yani patlamadan saniyeler önce Theo’nun gözünün takıldığı güzel genç kızın amcasıdır ve ciddi biçimde yaralanmıştır.

Theo mağazaya gittiğinde Hobie onu içeri davet eder. Genç çocuk patlamadan beri ilk kez huzura benzer bir şey hisseder. Dolayısıyla, Theo’nun Vegas’tan kaçtığında, gittiği kişinin Hobie olması anlaşılır bir şeydir. Hobie genç çocuğa hem mecazi hem gerçek anlamda sığınabileceği bir liman olur.

Wright bunu şöyle açıklıyor: “Theo dükkana soğuk ve yağmurlu bir havada geliyor ve burada sıcak bir yer buluyor… hayalgücünü ve merakını ateşleyen bir yer. Bir yuva buluyor”. Aktör şöyle devam ediyor: “Öyle sanıyorum ki Hobie’nin antikalara ve atılmış eşyalara hayat verme şekli ile Theo’yla ilişkisi arasında bir paralellik kurulabilir: Hobie becerilerinin elverdiği ölçüde Theo’ya da yeni bir hayat vermeye çalışıyor”.

Theo, Hobie’nin yanında kalarak, önce onun çırağı, büyüdüğünde ise güvenilir ortağı olur. Fakat Theo’nun hayatla ilgili seçimlerindeki yanlışlar ve ihanetler çok geçmeden bu ikili arasındaki ilişkiyi hiç tahmin edemeyecekleri şekillerde sınar.

Theo, Hobie vasıtasıyla, trajediden doğmuş ve kopmaz bir bağ paylaştığı Pippa’yla yeniden bir araya gelir. Ama her ne kadar yetişkin Theo Pippa’ya aşıksa da, Pippa arkadaşlıktan öte bir ilişki söz konusu olursa, onları bir araya getiren ortak deneyimin, aynı zamanda onları birbirlerinden ayrı da tutacağını çok iyi anlamaktadır.

Yetişkin Pippa’yı canlandıran Ashleigh Cummings bunu doğruluyor: “Theo ile Pippa’nın son derece karmaşık bir ilişkileri var. Sadece kendilerinin anlayabildiği bir dünyada varlar; ama bir yandan da, aralarında bir türlü kapatamıyorlarmış gibi görünen uçsuz bucaksız bir uçurum mevcut… ya da en azından, Pippa’nın kapanmasına izin vermeyeceği bir uçurum. Bence Pippa ikisinin —kitaptaki ifadeyle, iki ‘ölüm güdümlü ruhun’— birlikte olmasının feci yıkıcı bir şeye dönüşeceğini bilecek kadar kendini tanıyor. Ama yine de bir umut hissi var…”

“The Goldfinch/Saka Kuşu” oyuncu kadrosunda yer alan diğer başlıca isimler şöyle sıralanabilir: Theo’yla ilişkisi nihayet Theo’yu Barbour ailesine sokabilecek yetişkin Kitsey Barbour rolündeki Willa Fitzgerald; onun abisi Platt rolündeki Luke Kleintank; Bay Barbour rolündeki Boyd Gaines; genç Andy Barbour rolündeki Ryan Foust; Theo’nun geçmişteki ve şimdiki kandırmacalarını ifşa etme tehdidinde bulunan Lucius Reeve adındaki müşteri rolündeki Denis O’Hare.

Theo’nun annesi rolündeki Hailey Wist filmde çok kısa bir süre görülüyor. Nina Jacobson bunun kasıtlı bir seçim olduğunu aktarıyor: “Oldukça önemli bir karakter ama Peter Straughan neredeyse filmin tamamında onun olmamasına karar verdi ki ölümünden doğan boşluk açıkça hissedilebilsin”.

SANATI YENİDEN YARATMAK

“Ölümsüz olması gereken bir şeyi kaybetmek…”

Hobie

Yapıma adını veren —alelacele bir gazeteye sarılıp, gözlerden ırak ama akıldan asla ırak olmayan— “karakter” de filmde çok nadir görülüyor. “Hikayede bazı nesnelerin insanlar üzerinde etkisi olduğu olgusu var; tıpkı Saka Kuşu tablosunun Theo’nun üzerinde etkisi olduğu gibi” diyen Crowley, şöyle devam ediyor: “Fakat sanatı nasıl tanımlarsanız tanımlayın, çoğu kişinin hemfikir olacağı şey, sanatın görülmesinin gerektiğidir. Bir sanat eserini saklı tutma, insanlığın gözlerinden sonsuza dek uzaklaştırma fikri, bazı açılardan, o yaratımın dürtüsünün ardındaki düşünceye karşı işlenmiş bir suçtur. Zamanın ya da kültürlerin ötesine geçip birilerine hitap eden, hatta belki onları biraz daha az yalnız, daha görünür, kendileriyle duygusal olarak daha bağlantıda kılan herhangi bir şey olağanüstü değerlidir”.

Öykünün merkezindeki paha biçilmez sanat eseri Hollanda’nın The Hague şehrindeki Mauritshuis Müzesi’nin kalıcı koleksiyonunda yer alıyor. Neyse ki müze yapımcılara Saka Kuşu için mükemmel bir “dublör” temin etti. Yapım tasarımcısı K.K. Barrett bunu şöyle açıklıyor: “Müze üç boyutlu tarayıcı kullanarak tablonun yüzeyini taradı ve ardından tuvalin üzerine resmi yeniden inşa etti. İtiraf etmeliyim ki ilk başta kuşkuluydum. ‘Kötü bir röprodüksiyon gibi görünecek’ diye düşündüm. Ama müze görevlileri bunu gerçek tabloyla yan yana koyduklarında, aralarındaki benzerlikten müthiş etkilendim. Bazı çekimler için biz de dijital olarak resmi çoğalttık; sonra bir sanatçımız resmin üzerine tabloyu yeniden yaptı. Böylece baskıda gördüğümüz fırça darbelerinin ve dokunun aynısını elde ettik”.

Yapımcılar Mauritshuis’i ziyaret ettikleri sırada, Carel Fabritius’un bu sevilen başyapıtını kendi gözleriyle görme keyfini yaşadılar. Tablo 1654’te yaratıcısını öldüren patlamanın yol açtığı devasa barut bulutundan hasarsız kurtulmuştu. “Saka Kuşu’nu görmek çok derin ve güçlü bir deneyimdi” diyen Crowley, bunu şöyle açıklıyor: “İçinden bir ışık yayılıyormuş gibi duruyor; ve odanın neresine giderseniz gidin, küçük kuş sizi izliyor. Bu tablonun önünde durup da bir şekilde etkilenmeyecek birini hayal edemiyorum. Anlatması zor; ve bence bu da inanılmaz bir sanat eserinin imzası”.

Mauritshuis’teki küratörler büyük nezaket örneği göstererek kamera arkası ekibine Hollanda’ya ait eserler hakkında bilgi verdiler. Bu eserler Theo ile annesinin o kader gününde New York Metropolitan Sanat Müzesi’nde gördükleri koleksiyonda yer alıyorlardı.

            Atlantik’in diğer yanında, Metropolitan Müzesi de Barrett’in ekibinin filmdeki sanat sergisini yeniden yaratmalarında kilit rol oynadı. Yönetici yapımcı Mari Jo Winkler-Ioffreda şunları dile getiriyor: “Müzede bir terör saldırısını sunarken elbette bazı hassasiyetlere dikkat etmek gerekiyordu ama neyse ki müze yetkilileri de bunun ödüllü bir edebiyat eserine dayanan kurgu ürünü bir hikaye olduğunu biliyorlardı. John Crowley film için vizyonunu açıklarken inanılmaz bir iş çıkardı ve müze yetkililerini heyecanlandırmayı başardı. Yetkililer bizi kanatlarının altına aldılar ve küratörleriyle çalışma izni verdiler. Küratörler bize gerçekçi görünen bir sanat sergisini nasıl tasarlayacağımızı gösterdiler”.

            Setteki serginin duvarlarında yer alan taklit sanat eserleri Metropolitan, Mauritshuis, Rijksmuseum ve diğer müzelerin lisanlı eserlerinin yüksek çözünürlüklü görüntülerinden yaratıldı. Grafik ve sanat departmanları görüntüleri fotoğraf kağıdına bastılar ve baskıları eskimiş tablolara benzetecek şekilde dokulandırdılar. Müze sekansı için 80’in üzerinde röprodüksiyon yaratıldı. Bunlardan en kayda değer olanlarından biri Rembrandt’ın The Anatomy Lesson (Dr. Tulp’un Anatomi Dersi) adlı tablosuydu.

MEKANDA

“Amacım bu değildi. Ama bir ışığı söndürdüm

…dünyanın kalbinde”.

Theo Decker

NEW YORK

Meydana gelen yıkım göz önünde bulundurulduğunda, müzenin iç mekanlarını Metropolitan Müzesi’nde çekmek olanaksızdı. Bu yüzden, Barrett’in sanat departmanı müzenin bağlantı odalarının birçoğunu genellikle çekimler için kullanılan, Yonkers’daki geniş bir depoda yeniden yarattı.

Dehşet verici patlama ve sonuçlarına ait geçmiş görüntüler Theo’nun hem uyurken hem uyanıkken gördüğü kabuslarda tekrar tekrar ortaya çıkar. Görüntü yönetmeni Roger Deakins bu sekansa ilişkin yaklaşımlarını şöyle aktarıyor: “Bu, ağırlıklı olarak, Theo’nun olaya dair anısı olduğu için genel yıkımdan çok ayrıntılara odaklanmamızın daha güçlü bir etki yaratacağını düşündük. John, Theo’nun bir toz bulutu içinde kendine geldiği an için, onun hislerini de yansıtacak şekilde, aslında bir tür boşlukta olmasını istedi. Bizde bunu esas alarak tasarım yaptık”.

Patlamayı takip eden dış mekan çekimleri —acil durum görevlilerinin yardım etmek için içeri koşmaları ve hâlâ şoktaki Theo’nun sağanak yağmura çıkışı— gerçek müzenin ön merdivenlerinde çekildi. Nispeten kısa olmasına rağmen lojistik açıdan çekimi zor bir sahneydi çünkü bir pazar sabahı, Metropolitan Müzesi açılmadan önce başlamış ve bitmiş olması gerekiyordu.

            Yapım ekibi Theo’nun ilk gittiği, Barbour ailesinin geniş evi için, önce çeşitli Park Avenue apartmanlarını taradı. Ancak, “İstediğimiz sonucu elde etmek için kullanmamız gereken ekipman miktarı yüzünden üst katlarda bir dairede çekim yapmamız pratik olmazdı” diyor Deakins.

            Bunun yerine, Barrett ve ekibi Rye-New York’ta bir ev buldular. Yapım tasarımcısı bu ev için, “Gördüğümüz dairelerden bazılarına benzer bir yerleşim planı vardı. Apartman dairesinde değil de bir evde olduğumuza dair açık verecek her şeyi ortadan kaldırdığımızdan emin olmaya çalıştık; ve böylece o ev Barbour ailesinin dairesi oldu” diyor.

            Barbour ailesinin evini tasarlarken, Barrett soğuk renklerden oluşan bir yelpaze kullandı. Mavinin tonlarına ağırlık verilen tasarım, Crowley’ye göre, “Filmin ilk kısmında Bayan Barbour’ın gardırobuna da taşındı. Filmin ikinci yarısında ise, ev sanki epey bir zamandır kendisiyle ilgilenilmemiş gibi duruyor”.

Yönetmen sözlerini şöyle sürdürüyor: “Kostüm tasarımcımız Kasia [Walicka Maimone] muhteşem bir iş çıkardı çünkü oyuncuların kostümlerini hazırlamakla kalmadı, her birinin gardırobunu tek tek tasarlarken onların canlandırdıkları karakterlerin kişiliklerini de kıyafetlerindeki kullanılmışlıkla ve renklerdeki incelikli dengelerle yansıtmayı başardı”.

            Hobie’nin Park Avenue’nun uzağında yer alan, altı katı atölye bodrum ve üst katı daire olan antika dükkanı Greenwich Village’daydı. Barrett, “İki apayrı New York: Bohem şehir merkezi ve kalburüstü banliyö” diyor.

            Ansel Elgort şunu ifade ediyor: “Kendim de New Yorklu olduğum için, şehrin farklı yüzlerinin görünmesini sevdim. Theo, Barbour’ların yanındayken, aile muazzam pahalı ve lüks bir Yukarı Doğu Yakası apartmanında yaşıyor. Şehir merkezine indiğinde ise, o sanatsal, bohem havayı seziyorsunuz. Ama her iki yer de New York”.

            Dağınık atölye seti Yonkers deposunda inşa edildi; Yedinci Cadde’deki bir restoran da antika dükkanına dönüştürüldü. Dış sahneler Greenwich Village’da gerçek mekanlarda çekildi.

            “The Goldfinch/Saka Kuşu”nun New York şehrindeki çekimlerinde, stüdyo ve yapımcılar NYC Film Green’le ortaklık yaptılar. NYC Film Green türünün ilk örneği bir çevresel devamlılığı sağlama programıdır. Yapımın tamamı boyunca —Albuquerque ve Amsterdam’daki çekimler de dahil olmak üzere— yapım ekibi gerek oyuncu kadrosunun gerek çekim ekibinin işbirliği ve takdiriyle, Amerika Yapımcılar Locası Yeşil Prodüksiyon Kılavuzu protokollerine sadık kaldı.

Yapımcıların Winkler-Ioffreda’nın öncülüğüyle ortaya koyduğu çabalar; atıkları ciddi ölçüde azaltarak, enerji tasarrufu ve topluluklara fayda sağlayarak, filmi bugüne kadarki “en yeşil” yapımlardan biri kıldı. Atılmış olan olumlu adımlardan bazıları şöyleydi: Geri dönüşüm, kompostlama ve malzeme bağışı yaparak New York şehrinde yüzde 74 daha az çöp sahası oluşturma; plastik su şişelerinin yerine yeniden kullanılabilir şişeler koyarak 68.000 adet plastik şişe tasarrufu sağlama; 4.270 öğün yiyeceği yerel aşevlerine ve sığınaklara bağışlama; hibrit araçlar kiralayarak yakıt tüketimini azaltma; ve önceki yapımlardan malzemeleri amaca uygun hâle getirerek yeniden kullanma ve bunları sonraki projeler için saklama. Tüm bunların sonucu olarak, “The Goldfinch/Saka Kuşu” New York belediyesi tarafından NYC Film Green ayrıcalık nişanıyla ve Environmental Media Association (Çevreci Medya Derneği) tarafından EMA Altın Mühür’le ödüllendirildi.

LAS VEGAS OLARAK ALBUQUERQUE

            Theo’nun babası ortaya çıkıp Theo’yu alıp götürünce, genç çocuk kendini Las Vegas’ın ücra bir köşesinde —kalabalık bir metropol olan New York’tan 4.000 km ve adeta bir dünya kadar uzakta—, neredeyse yapayalnız bulur. Barrett bu konuda, “Yukarı New York’tan şehir merkezine gitti… sonrasındaysa şehrin çok ama çok uzağına. Şehirde büyümüş bir çocuğun sadece çöle değil, dünyanın unuttuğu bir yerdeki basit bir eve gitmesi her anlamda bir şok. Vegas’taki ev çok geniş ama kişiliği ya da içsel değeri yok” diyor.

Burası insandan da yoksun bir yerdir. Dolayısıyla, Theo boş bir çıkmaz sokağın sonunda babası ve Xandra ile yaşamaya mahkum olur.

            Albuquerque eteklerinde çekilen Las Vegas sahnelerinde, Crowley’nin hemen yaratmak istediği izlenim “çorak ve soluk mutlak bir ‘bejlik’ içinde tamamen tarihsellikten yoksun bir çevre”ydi. Yönetmen, “Oradaki hiçbir şeyin Theo ve Boris’ten daha yaşlı olmaması gerektiği, ve oranın görünümü ve hissiyatının bütünüyle ‘diğer’ olduğu fikrini benimsedim. Filmin o kısmının bütünü adeta aile hayatının bir parodisi gibi; yaşadıkları tersyüz olmuş ve duygusal olarak kopuk aile hayatı bu iki çocuğu kendi başlarının çaresine bakmaya itiyor”.

            Akılda kalan bir gece sekansı ise farklı bir yaklaşım gerektiriyordu. Bir Şükran Günü gecesinde, yalnız başlarına bırakılan Theo ve Boris, kayıp ve suçluluk duygusuyla ilgili yürek dağlayan bir konuşmayı aniden karanlık havuza atlayarak sonlandırırlar. Sualtı çekimini hayata geçirmek için, “Vince bağlı bir HydroFlex sistemi kullandık; bu sistem aslında Alexa kamera için bir sualtı muhafazasıdır” diyen Deakins, şöyle devam ediyor: “Vinç koluyla hidrolik başlığı uzaktan kumanda edebiliyordum. Dolayısıyla, dalgıca ihtiyacımız olmadı. Havuz fazla derin değildi, yaklaşık iki buçuk metreydi ama yeterince geniş açılı bir çekim yapabilmek için kamerayı havuzun dibine kurmamız gerekti”.

            Sahne Fegley ve Wolfhard için farklı türde bir zorluğu beraberinde getirdi. Crowley bunu şöyle aktarıyor: “Albuquerque geceleri buz gibidir. Gerçi havuzu biraz ısıttık ama üzerinden buhar çıkmaması için fazla da ısıtamadık çünkü sonuçta senaryoda ısıtmalı bir havuz değildi bu. Sahne Oakes ve Finn için de zordu çünkü belirli bir aksiyon istiyorduk ama suyun altında göremedikleri için resmen el yordamıyla yollarını buldular. Defalarca kayıt almamız gerekti. Bu yüzden de onlar için jakuzi benzeri bir şey inşa ettik ki kayıtlar arasında ısınabilsinler”.

AMSTERDAM

            Amsterdam çekimlerin son mekanıydı ve yapımcılara göre burasının yerine geçecek bir yer yoktu. “Amsterdam’ı dünyanın başka hiçbir yerinde çekemezdik. Başka hiçbir şehir oraya benzemiyor. Fakat küçük bir paralellik var: İlk kurulduğunda, New York’un ismi New Amsterdam’dı (Yeni Amsterdam). Hikaye bizi oraya sürükledi. Oraya gitmek için sabırsızlandık” diyor yönetmen.

Deakins ise şunları kaydediyor: “Bir ara otel odasının platoya inşa edilip odaya Translight fon uygulanması düşünüldü ama bana göre arka planın gerçek olması kilit öneme sahipti. En sonunda, K.K.’in bir otel odası gibi görünmesini sağladığı bir dairede çekim yaptık. Dairenin, burası Amsterdam diyen ve filme büyük katkı sağlayan kanal manzarası muhteşemdi”.

Yapımcılar Hollandalı yerel bir çekim ekibiyle de çalıştı. Ekip her şeyin sadece beş günde başarıyla tamamlanmasında yapımcılara büyük katkı sağladı.

            “Tüm film orada başlıyor ve orada sonuca ulaşıyor” diyen Crowley, sözlerini şöyle noktalıyor: “Burası güzel sanatların suç eylemiyle kesiştiği yer. Ve Theo’yu New York sanatı ve antika dünyasının zarafetinden, Amsterdam’da bir yeraltı otoparkında, kelimenin gerçek anlamıyla yeraltı dünyasının şaibeli anlaşmalarına götüren şey de Saka Kuşu tablosu oluyor”.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here